Haiti'nin başı sağ olsun. Yardım etmek isteyenler Kızılay'ın sitesinden bilgi alabilirler.

05 Şubat 2010 Cuma

5 soru 5 cevapta TEKEL direnişi

Tekel işçilerinin direnişi güçlenerek sürüyor, dünkü 1 günlük iş bırakma eyleminden sonra başlatılan süresiz açlık greviyle işçiler pes etmeyeceklerini gösteriyorlar. Bu esnada bizim gibi memleket sınırları dışındakilere de ancak uzaktan destek vermek ve direniş hakkında yazılanları takip etmek kalıyor. Kaç gündür hem basının, hem sivil toplumun tepkisini anlamak için o site senin bu blog benim sekerken, Ekşi Sözlük üzerinden şöyle bir harekete denk geldim.

Oluşum hakkındaki yorumları bilahare yaparız, lakin daha çok takıldığım düzenlemeyi düşündükleri eylem ve şu yazı oldu. Yazıda ifade edilen fikirlerin pek bir orjinalliği yok aslında, fakat son günlerde grev karşıtlarının en çok dillendirdiği argümanları güzelce biraraya getiriyor, hepsine beraberce cevap verme olanağı sağlıyor. O zaman gelsin bakalım, 5 soru 5 cevapta Tekel direnişi:

Soru(n) 1: Tekel işçileri dediğin güruh "devlete kapağı atmış", buradan nemalanan asalaklardır. Biz bunlara niçin bakalım?

Devlet denilen şey mutlak iyiyi yahut kötüyü temsil etmediği gibi, devlete çalışan insanların hepsi için de (işçi-memur-kadrolu-sözleşmeli vs.) genellemelere gitmek mantıklı değil. Şu veya bu şekilde maaşını devletten alan insanların hepsine asalak demek, devlet memurlarını "örgü ören teyzelerle rüşvet alan amcalar" diye tektipleştirmek emeğin örgütlenmesinin önünü tıkamaktan, yapay ayrımlar yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. (Bu demek değil ki devletin bünyesinde hiç asalak yok, fakat o başka bir yazının konusu).

(Özel not: Söylemeyeyim dedim ama dayanamadım. Az önce linkini verdiğim yazının başında devletten baba diye bahsedilmiş, sonlarına doğru ise "devletin memesine yapışmak"tan dem vuruluyor. Ya yazarın kafası biraz karışık, ya da babasından emdiği süt burnundan gelmiş. 3h'ciler cinsel eğitimin yaygınlaşmasını savunmalı, böylece zamanlarını daha verimli kullanmalı diye düşünüyorum ister istemez.)

Soru(n) 2: Tekel işçileri aylardır yan gelip yatıyor, boşa maaş alıyorlar. Daha neyin eylemini yapıyorlar?

Tekel işçileri aylardır gerçekten çalışabilecekleri, verimli olabilecekleri bir kamu kurum yahut kuruluşuna aktarılmak için uğraşıyorlar. Tekel özelleştirilince yapacak işi kalmayan işletmelerde yılardır çalışmaktaydı bu insanlar. Özelleştirmeden sonra boş kalmış olmalarının kabahatini işçilerde aramak, niyetin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu belli ediyor.

Soru(n) 3: Hükümet Tekel işçileriyle uzlaşmaya çalıştı, fakat işçiler kendilerine sunulan imkanları reddediyorlar. 3 bin YTL maaş, 41 bin YTL kıdem tazminatı, 4-c üzerinden yüzde bilmemkaç zam, onyüzbin baloncuk verildiği halde gözleri doymuyor. Daha ne yapalım?

Dezenformasyon gerçekten şahane bir silah sayın işkembeseverler... Öncelikle, işçilerin kazanılmış HAKKI olan kıdem ve ihbar tazminatları devletin bir lütfuymuş gibi sunuluyor. Sonra 4-c denen garabet bir fırsat gibi önlerine atılıyor, bir de şaka yapar gibi 4-c üzerinden zam teklif ediliyor, hem de bunun hesabı bile saptırılarak. Ondan sonra gelsin suçlamalar.
Tekel işçisi, sana sesleniyorum: Cebinde 41 bin liran varmış, gözün doysun! Ayrıca, bulaştığın rezaletleri de bilmiyor değiliz! Olur böyle vakalar, liberaller yakalar...

Soru(n) 4: Türkiye'de milyonlarca işsiz varken, işi olanın sorunlarıyla mı uğraşacağız? Hem başbakanımız da ööle diyo?


Türkiye'deki (ve her yerdeki) işsizlerle çalışanların arasında yansıtılmaya çalışıldığı gibi bir çıkar çatışması değil, çıkar birliği var. Bugün bütün çalışanlar için hak mücadelesi verilmezse, yarın işsizler için durum (iş bulsalar dahi) kölelikten öteye gidemeyecek. 4-c kapsamında getirilmeye çalışılan sistem budur. 4-c'ye karşı verilen mücadele; işçi statüsünde sayılmayan "sözleşmeliler" haline gelmek, sendikalaşma, kıdem ve ihbar tazminatı, iş güvencesi, gelir güvencesi gibi hakların elden çıkması ve maaşların 630 ytl'ye kadar düşmesine karşı verilen mücadeledir. Bunu saptırabilmek için liberal-muhafazakar-hükümet yanlısı filan değil, alenen kötü niyetli olmak lazım.

Gelelim başbakanın demecine. Başlı başına ilahi komedya. Bir başbakanın kalkıp "bu paraya çalışacak milyonlarca işsiz var" demesiyle, bir otobüs şoförünün dolu aracı yol kenarına park edip "eve gitmeyi bekleyen onlarca yolcu var" demesi arasındaki 10 farkı bulmak ister mısınız? Birini ben söyleyeyim: Başbakanın (karşılığında maaş aldığı) görevini ifa etmemesi çok daha fazla insanı etkileyecektir. Madem milyonlarca işsiz var, senin orada ne işin var sayın başbakan? Sayın çalışma bakanı? Sesim geliyor mu? Yoksa siz de mi "işsiz"siniz?

Soru(n) 5: Biz beyaz yakalılar ve beyaz yakalı adayları, aldığımız maaşa ve çalışma koşullarımıza "razıyız". O kadar razıyız ki eylemini bile yapıyoruz bunun. Çoğunluğu bizden daha eğitimsiz ve daha az kalifiye durumdaki Tekel işçileri neden koşullarına razı olamıyor?

Açık ara en sinir bozucu argüman bu olsa gerek. Soruyu tersine çevirip sahibine iade etmeli aslında: Siz niye razısınız? Neye göre razısınız? Tekel işçisinin hak ettiği paranın 800 ytl olduğuna nereden kanaat getirdiniz? Başkalarını aşağı çekmek yerine kendi haklarınızın da düzelmesi için hep beraber mücadele vermek daha mantıklı değil mi? Daha eğitimli insanların daha katı şartlarda plaza köleliğine razı olmasında bir gariplik yok mu hakikaten?

Yüzlerce kere söylendi, yeni bir fikir değil ama tekrardan zarar gelmez: İşçinin beyaz yakalısı, mavi yakalısı, fabrikada çalışani, masa başında çalışanı vs. farketmiyor. Burada verilen mücadele herkes için. Eğer başarılı olur da birtakım haklar elde edilirse bunlar sadece Tekel işçisinin kazanımı olmayacak. Gün gelir bakarsınız 3h hareketinin heyecanlı gençlerine bile faydası dokunur...

04 Şubat 2010 Perşembe

Shakespeare'in Tek Yağlıboya Portresi

Bir hafta önceye kadar elimizde ünlü şair ve oyun yazarı Shakespeare'i tasvir eden sadece iki eser vardı. Bunlardan ilki Shakespeare öldükten sonra Martin Droeshout tarafından yapılan, 1623 senesinde Shakespeare'in toplu eserlerine kapak olarak basılan siyah-beyaz bir gravür. İkincisi ise maliyeti ailesi tarafından karşılanan Aya Trida Kilise'sindeki büstü. İki esere de Shakespeare öldükten sonra başlanıldı.

Fakat Cobbe ailesine göre eserleri yüzyıllardır dünyanın her yerinde beğeniyle okunulan Shakespeare'in hayatta iken yapılan ayrıca bir de yağlıboya portresi bulunmakta!

Portrenin keşfedilme hikayesi çok ilginç. Üç yıl önce Alec Cobbe şans eseri Londra'da "Shakespeare'i Aramak" temalı bir sergiye gider. Sergide Shakespeare'i tasvir ettiği söylenen ama gerçek olmadığı sadece kopya olduğu kanıtlanılan bir portre görür. Fakat bu portre kendisine çok tanıdık gelir. Sanki bu tasvir yüzyıllarca Dublin'deki evlerinde duvarda asılı duran, Cobbe ailesinden kimsenin kimi tasvir ettiğini bilmediği bir yağlıboya tabloya benzemektedir. Alec Cobbe bir profesörün de yardımıyla yağlıboya tablo üzerinde araştırma yapmaya başlar. Yağlıboya tabloların bize yaşlarını veren gerekli testler yapılır ve tablonun gerçekten 1610 senesinde, Shakespeare ölmeden altı sene önce yapıldığı ortaya çıkar. Tablonun ayrıca geçmişi de araştırılır. Tablo, Cobbe ailesine kuzenlerinden biriyle evlenen Shakespeare'in kız torunundan geçmiştir.


Tablonun keşfi daha çok yeni. Doğruluğu tam olarak kanıtlanmadığı halde heyecan çok fazla çünkü tablonun Shakespeare'in gerçek kişiliği hakkında bir çok soruyu cevaplandıracağı düşünülüyor. Mesela tabloya göre Shakespeare gerçekten de bir kulağına altın bir küpe takıyordu.

Fakat benim değinmek istediğim konu ne tablonun orjinal olup olmadığı ne de tablonun hangi sorulara cevap olacağı. Tablonun keşfinin bu kadar heyecanla karşılanması, hakkında bu kadar yazı yazılması, halkın şimdiden tablonun gösterileceği sergi salonuna gitmek için biletlerini alması bize bulunduğumuz yüzyılın önemli iki takıntısını göstermektedir: Birincisi, simge-resim düşkünlüğümüz.

Belli başlı haber siteleri resim odaklı. Türkiye'deki belli başlı gazeteler nerdeyse yazıya ayırdıkları aynı alanı resime ayırıyorlar. Yıllar önce Amerikalı yazar Susan Sontag'ın tahmin ettiği gibi bir ülkeyi ziyaret ettiğimizin kanıtı olarak seyahat resimlerimizi gösteriyoruz hemen . Bir şeyin resmini görmek veya resmine sahip olmak, yüzyılımızda o şey ile ilgili deneyime sahip olmak anlamına geliyor. En çok içinde resim bulunan yazılar okunuyor yoksa okuyucular yazıyı bitirmek için sabredemiyor. Fotoğraf makinalarının çok ucuzlaması, her telefonda artık kamera bulunması bu fenomeni daha da tetikliyor. Fotoğraf ile çok yakından ilgilenen biri olarak bu durumu eleştirmiyorum sadece toplumdaki gidişatı, sosyolojik değişiklikleri belirtmek istiyorum. Bizim yüzyılımız simge-resim düşkünü. Sloganımız: "Resmini göster bana, inanayım sana."

İkincisi ise insanların özel hayatlarına olan inanılmaz merakımız. Tablonun açığa kavuşturacağı "gizemlerin" hepsi Shakespeare'in özel yaşamı ile ilgili, paparazzi programlarını andıran nitelikte. Shakespeare gerçekten homoseksüel miydi? Shakespeare'in sakalı ne kadar uzundu? Shakespeare hafif kel miydi? Yanakları o kadar al al mıydı? Ama Shakespeare bir yazar-şair ve oyun yazarı. Eserleri görsel değil, hepsi yazılı. Değerleri yazıda saklı. Bu soruların cevaplandırılması ne Hamlet'i daha iyi anlamamızı sağlar ne de Macbeth'in eser olarak değerini arttırır. Tablonun keşfi ile gelen merak bana Orhan Pamuk Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra kendisine bir röportajda yönlendirilen soruyu andırıyor: "Bu eserdeki kişi gerçekten siz misiniz? Abinizle gerçekten kavga mı ettiniz?" Eserin bize ilettiği mesajı anlamak değil içinden magazin haberi çıkarmak istiyoruz.

Keşke tablonun keşfi bu tip soruların sayısını değil, kitap satışlarını artırsaydı...

03 Şubat 2010 Çarşamba

Seçmece Arama Öbekleri Serisi #2

Geçtiğimiz sene (artık 1 yaşımız doluyor 2009 falan da geride kaldı ya, böyle havalı cümlelere merhaba!) ilkini gerçekleştirmek suretiyle başlattığımız "seçmece arama öbekleri serisi"nin ikinci yazısında yine 10 adet arama öbeğiyle sizlerle birlikteyiz. Seri dahilindeki yazılar hakkında fikriniz yoksa, bir kılavuz niteliğinde ilk yazının girişine şuradan ulaşabilirsiniz. Fazla uzatmıyor ve sözü birbirinden yaratıcı eşe dosta, belki de bizi hiç tanımadan, başka insanların memeleri, ineklerin çiftleşmeleri veya insandaki işkembe aracılığıyla Komünal İşkembe'ye gelen insanlara bırakıyoruz;

-

Tarih - 21 Kasım 2010

Kim? - Vienna, Wien arrived from google.at on "Komünal İşkembe: Haziran 2009"
Nasıl? - kadinlarin hayvanlarla pornosu

Komünal İşkembe! Beastiality at its best!

--


Kim? - Ankara arrived from google.com on "Komünal İşkembe: Parakalo!"
Nasıl? - NEVŞEHİRDEKİ GAYRİ MÜSLÜMLER

Linç kültürü teknolojik gelişmelerin sağlam takipçisi

---

26 Kasım 2010

Kim? - Istanbul arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Haziran 2009"
Nasıl? - çeşitlihayvanların suratini hesaplama

Çita - Tarlada 100, tartan pistte 120 km/s
Oğlumsergen - kum pistte saatte 60 km/s. 3.60 da ganyanı var Adana koşusunda.

----


Kim? - Istanbul arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Haziran 2009"
Nasıl? - bergüzar korel çocuktan al haberi çocuklara böyle sorular sorulur mu ya

ahahahah

-----

28 Kasım 2009

Kim? - Aksaray, Nevsehir arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Toplumsal Ay(rım)rıklık Üzerine (Bölüm 1)"
Nasıl? - işkembe nasıl beyazlatılır

İşkembenin nasıl beyazlatılacağını ararken Eren'in şu süper entelektüel yazısına gelmişsiniz ya, size mi üzüleyim, Eren'e mi, bilemedim. Okuyup bir şeyler öğrendiniz diye umuyorum?

------

Kim? - Istanbul arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: "Say hi to Austria Gay TV": Brüno"
Nasıl? - pazar afrika hamiyet televizyon

Hamiyet'i pazar günü Türk televizyonunda görmüşler galiba?

-------

24 Aralık 2009

Kim? - Gaziantep arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Nisan 2009"
Nasıl? - "atatürk başkan beşiktaş şampiyon"

Leyleğin de hatrı kalmasın tabii...

--------

26 Aralık 2009 (26 Aralık iyi seks yapmış)

Kim? - Emirdag, Afyonkarahisar arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Bayrakları bayrak yapan üstlerindeki kanmış..."
Nasıl? - seks yapan şişman kadınlar pornosu

Sıradaki arama öbeği çırpı bacak Ebru Şallı'ya gelsin! Bugüne bugün 1 kişi de İşkembe'ye "seks yapan Ebru Şallı pornosu" ya da "seks yapan bir deri bir kemik kadınlar pornosu" diye geldi mi? Sorarım size!

Bu arada "seks yapan x pornosu" diye bir arama yapmak başlı başına büyük başarıymış, şimdi fark ettim. Porno dediğin seks -taklidi- yapan insanların görüntüsü değil mi diyecek oldum şu an ama bu meseleyi fazla kurcalamamanın herkes açısından daha hayırlı olacağının farkına hemen vardım ve zararın burasından dönsem hepimizin kârlı çıkacağını fark ettim. Evet. Fikrimi değiştiriyorum; iki şeyde mantık yoktur; 1- askerlik, 2 - porno. Gelinen yer yanlış olsa da, çok doğru bir arama, tebrikler!

---------

Kim? - Antalya arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: "Say hi to Austria Gay TV": Brüno"
Nasıl? - sekse işitme englliler

Arkadaşım bu nasıl bir fantezidir, nasıl bir hayal gücüdür?

----------

3 Ocak 2010

Kim? - Istanbul arrived from google.com.tr on "Komünal İşkembe: Yeni İş Sektörü: İşe/Üniversiteye Alım!"
Nasıl? - 3000 tl maaş

İnternet çağında iş böyle aranır! İstediğiniz maaş miktarınız Google'a girin, tuşlardan da parmak izinizi tanıyarak size en uygun işi hemen getirsin! İş ve İşçi Bulma Google'ı çok yakında hizmetinizde!
Bu esnada bu aramayla İşkembe'ye gelmeniz de çok isabetli olmuş. Hepimizin 3k TL maaşı var. Biz de zamanında böyle arayınca Komünal İşkembe'ye gelmiştik, sonra başvurduk, sağ olsunlar kırmayıp kabul ettiler, o günden beri de günde yalnızca 15 dakika çalışarak 3k TL kazanıyoruz. "Gönüllü çalışma" diye arayıp gelen salaklar da var, onlara para vermiyoruz, aman ona göre arayın. Siz de başvurun, siz de kazanın! (Şaka lan şaka, züğürdüz, acız hepimiz.)

30 Ocak 2010 Cumartesi

Milliyet internet sayfasında rehberli bir gezinti

Yılmaz Özdil'in çığır açan yazıda yalınlık yaklaşımından ilhamla ben de görsel yalınlık tekniği ile bir mesaj vermek istiyorum:




En yukarıdayız. Milliyet logosunun hemen yanında Renkli hayatlar linki var. Tıklayınca bir milyarderin çıplak kızı sigara içiyor. Gelelim günün manşetlerine: Dünyanın paylaştığı market çılgınlıkları. Habere, pardon foto galeriye bağlantıyı veren fotoğrafta iç çamaşırlı hanımlar herşey gayet normalmiş gibi alışveriş yapıyorlar. Merak edip bağlantıya tıklıyoruz. Fotoğrafların çoğu marjinal görünümlü, değişik kıyafetler giymiş kadınlı erkekli insanlara, değişik objelere ait. İç çamaşırla dolanan erkekler de var. Hakikaten manşetlik(!) bir 'haber' olmasını geçtim de ana sayfadaki fotoğrafın seçimi Milliyet'in erkek egemen, erkeği değil sadece kadını fantazi objeliğine indirgeyen kafa yapısına takıldım desem.



Gülmekten kırıp geçiren fotoğraflara tıklamamız için bizleri içeriye davet eden bir çıplaklık lazım tabi. Neyse adil olmak lazım, bu sefer ilgilenenler için boxerlı erkekler de var. Gelelim suçüstü yakalananlara. Yanlış anlamayın bu da haber değil, sadece foto galeri. Yine en çıplak fotoğraf baş sayfada. Galeride gerisini arayanlar hüsrana uğrayabilir. Ha bu arada gıdığından rahatsız olanlar, daha ince bir gerdan isteyenler de unutulmamış.

Biraz daha aşağılara iniyoruz. Soldan sağa göremeyenler için geliyor: 'Göğsünü açtı tarihe geçti' -insan nasıl tarihe geçtiğini hakikaten merak ediyor değil mi?- , 'transa sokup taciz etti' -bu sayfada rastladığımız ender haberlerden ama o buğulu fotoğraf başka taraflara mı hitap etmeye çalışıyor yoksa ben mi kötü niyetliyim bilemedim- , 'Fener'in gözü N'onda'... Daha N'ediyim...

İn in biraz daha aşağıya in.

İşte burası gazetenin en samimi en sıcak kısmı. Bazı başlıklar şu şekilde: Taciz maduru ünlüler, Ünlüler onu paylaşamıyor, Nefesleri kesen modeller, Gözler onun üzerinde, Futbol takımının böylesi. Daha yukarılarda gördüğümüz başlıklardaki dolaylılık veya alakasızlık burada pek yok. İfadeler daha öznel. Neyse o kardeşim, bizim buralarda göte göt derler kayıtsızlığı hakim. E normal. İyice aşağılardayız sonuçta. Eren yasası: Internet gazetelerinde aşağıya inildikçe dolaylılık azalır.

Milliyet gazetesinin internet sitesini üç kelimeyle tanımlarsak: libido yükseltici(!), yarı pornografik, seksist. 'Porno ve saçmalıklar sitemiz için aşağıdaki linke tıklayın' deseler ve tüm alakasızlıkları bir yerde toplasalar o kadar da itiraz etmeyeceğim. Ama saf olmamam lazım. Türkiye'de gazeteciliğin amacı sadece porno ve saçmalık severleri memnun etmek değil. Siteye başka amaçlarla -haber almak falan gibi demode şeyler için mesela- gelen erkek güruhunu derinlerdeki fantezileriyle yüzleştirmek gibi ulvi bir görev söz konusu. Milliyet iktisatçıların tabiri ile marjindeki okuyucuyu hedeflemiş gibi duruyor.

29 Ocak 2010 Cuma

Çok Korkuyorum...

Çok korkuyorum yarın bir kızı seversem ve babası böyle çıkarsa diye...

Oturan boğa gibi vakur ve gururlu- dükkanının önünde çökmüş “çalışma arkadaşları” ile birlikte gelen geçeni izler(AC Nielsen)- kafada takke görürsen şaşırmazsın... Çünkü ya hacca gitmiştir ya da hac “enthusiast"ıdır. (Sorun hac değil, haccı gözümüze sokmasıdır) Erbakan Hocaefendi’nin zaman makinesi ile 70'lerden günümüze ışınlanmış halidir adeta... Tombik ve temiz... Mis...
Çok namusludur- pek namus savaşçısıdır. Kızı akşam dışarı çıksın, erkekler ile “arkadaşlık” etsin istemez... Kızının taksiye binmesi en namussuz olaylar listesinin 5. sırasındadır.
Ama gel gelelim, dükkanın önünden geçen hanımlara da gözü takılır. Şöyle bir elden, pardon gözden geçirir onları, hay Allah. E açmasın onlar da orasını burasını canım, abdesti kaçıyor hem... Turist (bağyan) müşteriler onun için her zaman en iyi “ekmek” kapısıdır. Onun “welcome madam” ya da “beybi sivitiii darlingleridir”. “No hassle”diyerek, her türlü kolaylık yapılır... Ama onlara kazık atmaz asla, sadece farklı tarife uygular...
Çok dinine düşkündür ya, “kul hakkı” meselesi açıldı mı tüyleri ürperir ama kasasını kullandığı, fiş kestiği de görülmemiş olaydır. “Vergiciler” gelince çaylar içilirken çocuğa söyler o da basar 3-5, çalışıyor mu alet kontrol edilir-
Mevcut hökümet pek sevilir- ne de olsa Siyonistlere kafa tutmaktadır... Başka şeyler bizi ilgilendirmez ama ilgilendirse de zaten onlar için de müteşşekkirdir amcamız...
Pantolonu ile çorapları arasından bacak detayını görme ihtimalimiz çok çok yüksektir amcamız oturmuş halde iken...

Çok korkuyorum yarin bir kızı seversem ve annesi böyle çıkarsa diye...


Tombiktir, sarıya ya da kızıla boyanmış saclarının dibinden siyahları seçilir. “Biz Mustafa Kemal'in torunlariyiz” diye zerzenen 55-65 yas arasi bir teyzemdir.
Kolları bir boksorünküler kadar kalındır ve genelde bel çantası takmaktadır yeteri kadar deli ise- renksiz boyasız basının güzide örnekleri o çantada “sıkışıp kalmıştır” rengi sarıya dönmüş halde.
Elinde bayrak, belinde çanta, kafasında Saralle eşantiyonu şapkası, o miting senin bu miting benim gezmektedir.
Çok azılı ise, kontrolü iyice elden kaybetmişse kolundaki Mustafa Kemal imzası dövmesinden seçmek mümkündür.
Her baş örtüsü takan yobazdır, takmayanlar da “hanım hanımcık, aklı başında kızcağızdır” onun için...
Ülker gofret yiyorsan kızını sana vermez- imkansız. Bağıramazsın yanında “Aranızda Ülker çikolatalı gofret sevmeyen var mı!?!” diye. Çok da güzeldir tadı ya, anlatamazsın.
Televizyonunda Samanyolu, Kanal 7 kayıtlı değildir, arasan bulamazsın.
Tartışmak, konuşmak mümkün değildir “belli başlı” konuları...

Çok korkuyorum yarın bir kızı seversem ve abisi böyle çıkarsa diye...

Ayakkabılarının ucu upuzundur... Uuuuupuzun. Kiremit rengidir efemin “ayakkapları”- kumaş pantolonunun üstüne giydiği tiril tiril beyaz gömleği NY’lu bankacılarınkinden bile beyazdır... bunların hepsi “dosta güven, düşmana korku” salmak içindir.
Ağzından “aq”lar, aklından “xxx”ler, elinden küçük çakılı tırnak makası, alışveriş listesinden Johnnie Walker ve adını telafüz etmekte bile zorlandığı onlarca değişik içki eksik olmaz...
Ama cumasını kılar, orucunu tutar, kurban da kesimini yapar. Hiç aksatmaz... Bu konuda çok serttir: kılmayan,tutmayan, kesmeyen adam değildir ona göre... Askerlik için de aynı şey geçerlidir- yapmamışsan fena haşlar seni... “Olm karı mısın lan yapsana bir an önce” der. “Karı mısın" lan’ı bir çok değişik yerde de kullanır kendisi. (Karı gibi gülme lan!) Çünkü “karı” olmak onun için en aşağılık, en boktan durumdur.
Hiç bir etnik, sosyal, kültürel kökeni aklı almaz. Kendi memleketi ve hemen kafadan sayabileceği bir kaç güzide ilimiz daha onun için “kurtarılmış” yerlerdir. En yakın arkadaşları da (beyaz bereliler) buralardandır zaten. “Kardeş memleket nere?” sorularına karşılık olarak aldığı bunlar dışındaki tüm “memleketlere” şüphe ile yaklaşır. Kimisi “dağ türküdür” onun için hepten, kimisi “gâvur”, kimisi de “Rum/”Yunanlı””. Kolunun yan kısmında gothic harflerle 1453 dövmesi yazılıdır. "Dövme abdest bozar mı" tartışmalarını forumlarda yaptıktan (ve kazandıktan) sonra karar vermiş ve dövdürmüştür kolunu...
Bu detay onun tarihi ve politik tartışmaların da aranan yüzü olduğunun bir göstergesidir. Kitaplardan okuduklarını sesini kalınlaştırarak aktarırken o, haklı ve doğru olmadığını nasıl iddia edebilirsiniz ki zaten?

Çok korkuyorum yarın bir kızı seversem ve kızın kendisi böyle çıkarsa diye...

Ülkemizin güzide okullarından birinde okumuş, birleşik devletlerde mastır-basyon bile yapmıştır zararsız, etliye sütlüye dokunmadan. Babası ve amcası iki kuzen birlikte yollamıştır bunları mutlaka. Zira tek başına gitmesi sakıncalı olabilir... Çok hanım hanımcıktır... Pek de güzeldir... Pek konuşkan değildir fakat, hafzılası 1 yıldan eski ve/veya popülaritesi 10 üzerinden 9’dan az şeyleri tartışmaya yetmeyebilir. Kağıt üstündeki bu mastırlığı, tatlılığı, kendine ve güzelliğine gösterdiği önem, size Facebook'undaki önemli/tanınmış kişileri görene kadar orta-uzun dönem beraberlik hayali kurdurtmaya yeterlidir. Liste şöyledir:
Bugs Bunny, Mustafa Kemal Atatürk, Hz. Muhammed (SAV), Hz. Muhammed (SAS), Fatih Terim
Ağlamaklıdır, şiir’e yakın ilgi duyar. Ama görünmeyen kimliği daha şiirseldir ve her şeyden daha üstün göz yaşartır. Oy verme geçmişi, Popstar Alaturka, BBG ve Miss Turkey serileri ile kısıtlıdır. Fakar bunların hepsinde 1.’ye oy vermiştir- bu ciddi ciddi övündüğü bir şeydir.
Yakın arkadaşlarının hepsi onun “kuşuuu"dur. Ama aslında çok da umrunda değildirler, zaten onlar onun kadar zengin de değildirler… Anadolu’dan gelmiştirler, onun babasının-annesinin zamanında geldiği yerden, yurtta kalıyordurlar İstanbul’da. Bu onun için kafasında onları silip kendini avutucu bir üstünlüktür yeri geldiğinde, gerektiğinde.
Futbolu bilmek onun için bir artıdır. Kurtlar Vadisi'ni seyretmemenin sürüden ayrılmış, entellektüelce bir davranış zannedildiğinin farkındadır. Kendisi bolca seyrettiği için, bunu “entel” lere karşı bir silah olarak kullanır… Açık açık seyrettiğini söyler ve sözde sıradanlığından farklılık yaratır aklınca. Nasıl da orjinaldir ama?..
Körü körüne Türk filmlerine gider, aklınca Türk sinemasını desteklemek lazımdır. Kutsal Damacana’yı izleyerek katkıda bulunur Yeşilçam’a...
Ama iyi kızdır ya...

Baba Beni Hapse Gönder

Biliyorsunuz, Ergenekon Soruşturması kapsamında "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası da incelenmiş, bu incelemenin yapılış biçimi çok tepki uyandırmıştı. Ben o kampanyanın örgütle ilişkisinin ne olduğunu anlamakta güçlük çekmiş, o yüzden bekleyelim görelim demiştim. Ama ne yalan söyleyeyim, altından bu denli bir büyük plan çıkacağını hiç düşünmemiştim doğrusu.

15 yaşındaki Berivan, polise "taş attığı" için 13.5 yıl hapse mahkum oldu tek celsede. Sonra da cezası -dalga geçer gibi- 7 yıl 9 aya indirildi.

Meğer devletimizin derdi şu imiş: Eğer kızlar okula giderse polise "taş atacak" vakitleri kalmaz, biz de hapishanelerin neşe kaynağı olan kız çocuklarımızdan yararlanamayız. Hapiste bir sürü Kürt çocuğu olmalı ki oralardaki gardiyanlar insani tutumlar içine girsinler. Türk - Kürt kardeşliği sağlansın, Diyarbakır Cezaevi yılları bir daha yaşanmasın.

Kim ki bugün devletimizin çocuk haklarını, azınlıkları falan önemsemediğini söylerse çarpılır. Bu denli ince düşünen bir devlet var karşımızda. Devlet hakikaten karşımızda.

25 Ocak 2010 Pazartesi

RE:Cennet’e Gidilir Mi Yahu? Ya da, Cehennem: “Cennet’den” Bir Köşe...

Hz. Shelbyl’in de buyurduğu gibi cennette o kadar da bir numara yok aslında (Ve dediler ki: Cennette o kadar da bir numara yok aslında. 43-ez-ZUHRUF). Sütle, huriyle olacak iş değil bu. Gereğinden fazla anlamsız tesisle donatmışlar bence- şu İstanbul’da şehir dışındaki (Beylikdüzü vs.) dev lokantaları andırıyor. İçinde 5000 araçlık otoparkı, çocuk yuvası, orta büyüklükte, minareli bir camisi bulunan hayvani köfteciler, kanatçılar gibi. Yani maksat köfte yemek ama adamlar küçük çapta bir Birleşmiş Milletler mülteci kampı kurmuşlar. Cennet de aynı olay, 2 dakika kafa dinleyelim diye gitmek istiyorsun ama her taraf bir civcivli... Kanatlı kanatsız tip tip insan, ballı dereler (eew yapış yapış), huriler... Sanki “Victoria’s Secret meets Hugh Hefner” gibi bir ortam. Hayatı boyunca güzel güzel takılmış, namazını kılmış, orucunu tutmuş, gül sularıyla baştan aşağı yıkanmış, takkeli, nur yüzlü esnaf hacı amcalarımızı düşünemiyorum o ortamda.

- Ramazan dayı biraz daha ballı süt?
- Sağol canım ziyade olsun, hesabı alayim ben. (2 yanda huriler var bu sırada)

Bir rahat yok yani; her taraf göz alıcı şekilde bembeyaz ve bir harala güreledir gidiyor. Peki alternatif arayanlar için çözüm ne? Basit: Cehennem.

Devir minimalizm devri. Soyut dışavurumculuk öldü, cennet yöneticilerine burdan duyuru, cehennemin yakaladığı basit ve minimal çizgi, ahiret planlarında farklılık arayan çiftler için çok ciddi bir alternatif sunuyor. Kara kuru ortalık, köşede bir ateş yanıyor (gayet romantik) arada da dürtüyolar çatal gibi bir şeylerle, sıcaktan mayışmayın diye. Çok mütevazı, gayet salaş bir mekan. Cafcaflı, açık büfeli (bal ve süt), animasyonlu, eğlenceli (huriler) ahiretlerden sıkılanlar için çok hoş bir alternatif. “Kapıdan içeriye girdiğiniz andan itibaren thermal resort’umuzun “güleryüzlü” personeli ve kendine özgü konukseverliği ile karşılaşıyorsunuz. Thermal ahiretiniz için doğru seçim yaptığınızı geniş, ferah ve botanik bir lobby'de çayınızı yudumlarken fark edecek ve kendinizi evinizdeymiş gibi hisedeceksiniz (Istanbul, Türkiye).”

O yüzden daha sade, daha basit bir destinasyon arayanlar için cehennem çok iyi bir alternatif olabilir. Ayrıca yok zekattı, yok yolda giderken kedileri ezmemeye dikkat etmekti, ne bileyim ATMde emekli maaşı çeken yaşlı teyzelere saldırmamaktı gibi şeylere kafayı takmanıza da gerek yok. Keyfinize bakın, süt, bal ve neye benzediğini bilmediğimiz huriler için değmeyebilir. Öbür tarafta thermal hayat sizleri bekliyor olacak her halukarda. Recep Abi’nin de dediği gibi gayet kazan - kazan bir durum.

P.S.: Cehennemin Efendisi’nin adı Malik imiş yaptığım küçük araştırmaya göre. Babaannemlerin eski apartmanında kapıcının (apartman görevlisi) adı Malik'di. Malik Efendi diye sesleniliyordu doğal olarak kendisine. Şimdi parçalar yerine oturuyor, kaloriferleri biraz fazla köklerdi kendisi hep, bayağı bir sıcak olurdu babaannemlerin ev. Ölmeden cehennem imkanlarını tattırmış kendisi bizlere, ne mutlu... İnsan’ın çocukluğuna dair gizemleri çözmesi de apayrı bir zevk tabii...

24 Ocak 2010 Pazar

Yozdil'in En İyi İşi

Biliyorsunuz bu blog'da Yılmaz Özdil'e çok sataştık. Yazılarında enter tuşunun takılı kalması sebebiyle değil; yaptığı dezenformasyon, attığı yalanlar, "gerçek" diye sunduğu uydurma bilgiler vs. sebebiyle yaptık bunu. "Abi öyle ya da böyle, güzel yazmış adam" deyip yalanı da beğendiğini belli eden yorumlar da geldi, şaşırdık.

Ama bakınız, bu, öyle böyle bir şey değil. Şu ana kadar okuduğum en iddialı yazısı (link). Eğer Yılmaz Özdil takipçisi olursa, kendisine Pulitzer Ödülü'nü bile getirebilir aslında bu.

Biz yine de inceleyelim. Öncelikle teknik bir kaç ayrıntı.

1. ABD'de parlamento yok, eğer gelip burada "parlamenter" falan derseniz suratınıza aval aval bakarlar. Bir meclis (Temsilciler Meclisi), bir adet de senato vardır, bunlar birleşip Voltran'ı oluşturunca da adı Kongre olur.

2. ABD federal bir devlet olduğundan, Anayasayı lağvettiğiniz anda bütün eyaletler teknik olarak başıboş kalırlar. Anayasayı lağvetmek demek, federal tüm yetkilerden vazgeçmek demektir. O yüzden bu planın ilk aşamasının anayasa olması tutarsızca olur. Anayasa'da bireysel özgürlükleri garanti eden "ek maddeler"in (amendment) kimileri lağvedilebilir ama.

3. ABD'de zaten bir adet "İstihbarat Müsteşarlığı" mevcut, yani İstihbarat Bakanlığı kurulması büyük bir olay değil, James Clapper'ın maaşı artar en fazla.

Bu ufak ve önemsiz ayrıntıları geçtikten sonra esas konuya gelelim. Yozdil'in bahsettiği sanırım ABD sıkıyönetim yasası. Her sene "martial law" ile ilgili düzenlemeler geçmekte, ama böyle detaylısını görmedim, duymadım ben. Yani kod adı falan olan, filmleştirileni bilmiyorum. İnternette arandığında bulunamıyor, kendi hafızama güvenmediğim için konuyla daha yakından ilgilenebilecek Siyasi Bilimler (Government) mezunu bir iki arkadaşa sordum, onlar da bilemediler.

Sanırım Yozdil "The Day After Tomorrow" filmini izlemiş yakın zamanda, bunun etkisinde fazlasıyla kalmış, ve bizi yemekte.

Hadi diyelim bütün anlattıkları gerçek. Bu gene "elma ile armutu karşılaştırdığı" gerçeğinin üstünü örtemez. Kendisi, Amerikan kongresinden geçmiş, başkanın imzasıyla yasalaşmış bir plan ile, ordunun gizli tuttuğu, içinde kendi uçağını düşürüp kaos yaratma gibi ifadeler olan bir devleti arka planda bırakan güvenlik senaryosunu onaylamaya çalışıyor. Devletin bildiği ve basında tartışılmış, hatta filmi bile yapılmış bir belge ile kimsenin -devlet personelinin dahi- bilmediği bir belgeyi karşılaştırıp "Ne olacak ki?" gibi masum bir soru soruyor hesapta. Kendisinin müritleri de "Yaa yaa yaa yaa yaa, güzel yazmış adam, bak ABD'de aynısını yapmış" diyecekler.

Şu internet çağında şu adama inanmayın yahu, lütfen, rica ederim.

Tarihte Bugün, Ömürde Bir Yıl

Bugün Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı araştırmacı gazetecisi Uğur Mumcu'nun ölümünün 17. yılı. Tabii ki Mumcu cinayeti hala faili meçhul, hala daha o kan kimin elinde bilmiyoruz. O yüzden elimizden gelenin en iyisini yapıp hafıza tazeleyelim biz de:

Tarihte Bir Yıl - 1993
(kronolojik toparlama için sözlük yazarı dopermen'e teşekkür ederim.)

24 Ocak 1993: Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu arabasına konan bomba sonucu öldürüldü. Uğur Mumcu öldürülmeden önce kaleme aldığı 7 Ocak 1993 tarihli yazısında MOSSAD - Barzani ilişkisinden bahsetmiş, 8 Ocak 1993 tarihli "Ültimatom" başlıklı köşe yazısında "Yakında yayımlanacak bir kitabımda, Kürt milliyetçileri ile istihbarat örgütleri arasındaki ilişkilere ışık tutacak çok ilginç belgeler açıklayacağım” demişti. Emekli Orgeneral Baki Tuğ, 26 Ocak tarihli Milliyet Gazetesi'ne verdiği demeçte Mumcu'nun kendisiyle Öcalan ile MİT arasındaki ilişkiyi konuşmak için randevulaşmış olduğundan bahsetti.

Saldırıyı "İslami Hareket Örgütü" üstlendi, fakat bu örgütün daha sonra adı sanı duyulmadı. Sesi duyulan ise, "Türkiye Laiktir Laik Kalacak" sloganı ile sokağa dökülen halktı.

5 Şubat 1993: ANAP milletvekili ve eski Maliye ve Devlet Bakanı Adnan Kahveci, geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Trafik kazası Kahveci'nin otoyolda ters yöne girmesi sonucu gerçekleşti. Kahveci'nin arabadan sağ çıkan oğlu Cihan, babasının çantasının trafik kazasından sonra kaybolduğunu söyledi.

Adnan Kahveci, Haziran 1992 tarihinde Turgut Özal'ın isteği üzerine "Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez" isimli bir rapor sunmuş, bu raporda Kürt sorununun çözümü için demokratik hakların önemini belirtmişti. Rapordaki en can alıcı cümlelerden birisi şudur:

"Askeri çözümle hiçbir ülke çözüme ulaşamamıştır. Bugün Kürt sorunu siyasal bir kriz halini almıştır. Çözüm için cesur siyasal adımlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle Kürt realitesi, Kürt kimliği ve dili hızla kabul edilerek, Kürtler’in siyasal hakları verilmelidir. Bu durum Türkiye’de demokrasiye ufuklar açmakla kalmayıp, PKK gibi terör örgütlerine olan halk desteğini de ortadan kaldıracaktır."

17 Şubat 1993: Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, helikopterinin düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Orgeneral Doğan Güreş'in "helikopterin buzlanma sonucu düştüğü" açıklamasına karşın, İTÜ'nün hazırladığı bilirkişi raporunda bunun aksi savunulmuş, motorda deformasyon olmadığı söylenmiştir.

Eşref Bitlis, Çekiç Güç'ün varlığını ciddi şekilde eleştirmiş, PKK sorununun çözümünün komşu ülkelerle ilişkileri güçlendirmek ve de PKK'nın lojistik desteğini ana hedef yapmak olduğunu dile getirmişti. Bitlis'in Doğan Güreş ile de ihtilafı olduğu bilinmekteydi. Eşref Bitlis'in helikopteri, 17 Aralık 1992 Kuzey Irak üzerinde bir yanlış anlama sonucu Amerikan uçaklarınca taciz edilmiş ve inişe zorlanmıştı.

17 Nisan 1993: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Özal'ın ölüm sebebinin kesinleşmesi için yapılması gereken otopsi yapılmadı; bu konuda ailesinin ısrarcı olduğu fakat otopsinin yapılmadığı ve tam aksine, otopsinin ailesinin isteği üzerine yapılmadığı söylentileri dolaştı durdu, kesinliğe kavuşmuş bir bilgi yok. Turgut Özal'a 18 Haziran 1988'de bir suikast girişiminde daha bulunulmuş, Özal bu olayın soruşturması ile ilgili belli bir noktadan sonraya git(e)mediğini dile getirmişti.

Turgut Özal, Adnan Kahveci ve başka isimlerin de hazırladıkları Kürt raporlarından sonra, danışmanı Cengiz Çandar aracılığıyla Abdullah Öcalan ile görüşmeleri başlatmış, Öcalan 20 Mart 1993'te ateşkes ilan etmiş, bu ateşkesin kalıcı yapılması için DEP milletvekillerini görüşmeye yollamış ve Öcalan'dan kalıcı ateşkes açıklaması gelmişti. Özal'ın, meclisin tepkisine karşı başka bir planı da bir kararname ile genel af çıkarmak ve dağdaki teröristin teslim olmasını sağlamaktı, fakat bu planı gerçekleşemeden vefat etti. Genel af 25 Mayıs 1993'te toplanacak Bakanlar Kurulu'nun gündemindeydi, fakat Öcalan'ın hakkında "Emrini merkezden vermedik" dediği 24 Mayıs 1993 tarihli Bingöl katliamı ile ateşkes bitti, af konusu da rafa kalkmış oldu.

Temmuz'un ilk haftası: Önce 2 Temmuz'da Sivas'ta Madımak oteli ateşe verildi, sonra 5 Temmuz'da Başbağlar'da meydana toplanan köy halkı kurşuna dizildi ve köy ateşe verildi. Sivas'ta 37 kişi, Başbağlar'da 33 kişi hayatını kaybetti. Madımak katliamının faili aşırıdinciler iken, Başbağlar'da fail PKK idi. Bu olay sol kesimin 6 ay içinde İslamcılar'dan aldığı ikinci darbe olurken, dindar kesim Başbağlar'ı hep "solcuların intikamı" olarak gördü, Madımak ne zaman gündeme gelse bu argümanı öne sürdü. Aleviler ile Sünniler arasında bir hesaplaşma olarak irdelendi bu iki olay.

Madımak'ta binlerce kişinin katıldığı görüntülerle tespit olan eylemden 124 sanık tutuklandı ve idam (müebbet hapis) istemiyle yargılandılar; 13 yıl sonra hala cezaevinde olan sanık sayısı 33 idi. Başbağlar katliamının tutuklanan 20 sanığından 18'i beraat etti, bir daha da dava açılmadı.

22 Ekim 1993: Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Jandarma Bölge Komutanlığı'na saldırı düzenlendiği haberi üzerine helikopterle gittiği Lice'de karakol kapısında iken keskin nişancı tüfeğiyle (Kanas suikast silahi) vurularak öldürüldü. Olay "Teröristlerle girdiği çatışmada şehit oldu" diye medyaya yansıdı, bir PKK itirafçısı olayın JİTEM tarafından yapıldığını iddia etti. Bu cinayeti PKK üstlenmezken, Türkiye bahsi geçen Lice saldırılarıyla ilgili "köy yakmak" suçundan AİHM tarafından 225 bin Euro tazminata mahkum edildi.

Bu cinayetten 12 gün önce, Başbakan Tansu Çiller Viyana'da AB toplantısında "Bask modelini uygulamayı düşündüğünü" söylemiş, gelen tepkiler üzerine geri adım atmıştı.

4 Kasım 1993: Eski JİTEM Başkanı Binbaşı Cem Ersever kafasına ateş edilerek öldürülmüş halde Elmadağ'da bulundu. Ersever, devletin terörle mücadele stratejisini beğenmediği için 22 Mart tarihinde istifa etmiş, bu tarihten sonra çeşitli eleştirilerde bulunmuş, Soner Yalçın ile JİTEM konusunda röportaj yapmaya başlamış, fakat röportaj tamamlanmadan hayatını kaybetmiştir. Ersever'in nüfus cüzdanı suikastten sonra Soner Yalçın'ın evine postalanmış, o da bu cüzdanı kitabın kapağında kullanmıştır.

Ersever'in itirafları arasında Yeşil'in kimliği ve HEP kurucusu Musa Anter'in cinayeti bağlantısı, PKK itirafçıları, PKK ile işbirliği yapan devlet görevlileri, faili meçhul cinayetler gibi konular bulunmaktadır. Ersever'in düzenlediği operasyonlar arasında iddialara göre 1991 yılında HEP Başkanı Vedat Aydın evinden alınıp 2 gün işkence gördükten sonra öldürülmesi de vardır.
***********************************************************************************
Bu olayların üzerinden 16-17 yıl geçti. Bakalım:

Adnan Kahveci'nin raporunda söylediklerine benzer bir açılım yapılmaya çalışıldı, Reşadiye baskını gerçekleşti. DTP kapatıldı. Genel af olmasa da, 34 teröristin affedilmesi yeterince infial havası yarattı, halk birbirine girdi. Tarlabaşı'nda protesto gösterisinde silah sıkanlar serbest bırakıldı, ifadelerinde "Para verdiler kurşun at dediler attım" dediler. Belediye başkanları apar topar tutuklandı. Şeriat hala daha geliyor, şeriatçı partinin oyu onca önleme(!) karşın 1991'deki %16'dan %47'ye çıktı. Ordu arada göreve davet ediliyor, bu zaman zarfında iki adet muhtıra verildi.

Arada neler mi oldu? 12 Ağustos 1995'te JİTEM ile PKK bağını araştıran Albay Rıdvan Özden girdiği çatışmada hayatını kaybetti. Rapor gözünün üzerindeki kurşun izinden bahsederken, eşi "Yüzünde yara yoktu" dedi. 1995 yılında TÜSİAD siyasal özgürlükler konulu raporlar hazırlamaya başladı (Demokrasi Raporu ve Dizi Raporu), Sakıp Sabancı "Bask modeli" dedi, 9 Ocak 1996'da Özdemir Sabancı öldürüldü. 24 Ocak 2001'de, yani 9 yıl önce bugün, Diyarbakır halkı tarafından çok sevilen, döneminde faili meçhul cinayet sayısı azalan "barışçı" Emniyet Müdürü Gaffar Okkan pusuya düşürüldü. Ölümünden sonra Kuvayı Milliye tarafından "HADEP işbirlikçisi ve vatan haini" olmakla itham edildi.

Sevinelim bence, çok istikrarlı bir ülkede yaşıyoruz. Aynı senaryo aynen oynanmaya devam ediyor, biz de izliyoruz.

Öncelikle Mumcu ve Okkan; sonra bu yolda şüpheli şekilde hayatını kaybetmiş herkes: Nur içinde yatın.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Yunanistan'dan İlginç Çıkış!

Papandreu: "İsrail tahtımıza oturamaz."

Yunanistan Başbakanı Yorgos Papandreu, 27 Ocak St. Crisostomos günü ile ilgili düzenlemeleri halka aktarmak için yaptığı basın toplantısında kendisine yöneltilen bir soru üzerine İsrail - Türkiye ilişkilerini değerlendirdi. Papandreu "Son zamanlarda İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gerildiğini gözlemliyoruz. Bu durum bizde endişe yaratıyor. Bugüne kadar Türkiye ile en saçma diplomatik krizleri yaratan ülke bizdik, ve bu şekilde Avrupa'nın gündemine oturuyorduk. Fakat son olaylardan görülüyor ki, açıkça geride kalmışız." diye konuştu.

Yunanistan'ın Novos Shafakis gazetesi muhabirinin "Herhalde İsmail Cem ile birlikte başlattığınız barış sürecinin bizi buraya getirdiğinin farkındasınız. Bu yüzden pişmanlık duymuyor musunuz?" sorusu üzerine hiddetlendiği gözlenen Papandreu'nun, "Biz 21. yüzyılın akıl ve mantık yüzyılı olacağını düşünmüştük, o yüzden bu tür olayları geçmişe gömmeye karar vermiştik. Özellikle milli takımımız Avrupa Şampiyonu olunca "Herhalde gündemden inmeyiz artık" gibi bir yanılgıya büründük. Fakat kazın ayağı öyle değilmiş. Bu noktada hatırlatmak isterim ki, suçlu sen ben değil, hepimiz." dediği bildirildi.

"Unutmayınız ki üzerinde keçilerin yaşadığı bir kayalık yüzünden savaşın eşiğine biz geldik. İcabında kara sularını 18 mile çıkartırız. Tümer Metin'i Yunan ordusuna alırız. Gider Mevlana'yı, Kahramanmaraşlı Abdullah'ı sahipleniriz. Tuğçe Kazaz'ı tavlamak için bir Yunan çocuk daha bulur, geri Hristiyan yaparız. Öyle TV dizisi ile kriz çıkarmakla bu işler olmaz. Çocuk oyunu değil bu." diye açıklamasına devam eden Papandreu, sözlerine "Teksas usülü pokerde river'a kadar hiçbir şey belli değildir" diye son verdi.

Şimdi Papandreu'nun "Ayşe tatile çıksın." benzeri bir şifre kullanıp kullanmadığı kulislerde tartışılmakta.